9 Mayıs 2013 Perşembe


OĞUZ ATAY-UNUTULAN
Orta yaşlı bir kadının tavan arasına sıkışmış içsel bir hikayesi Oğuz Atay’ın Unutulan hikayesi.
Hikayeyi tam anlamıyla okumadan birkaç gün önce elime almış fakat nedendir bilinmez sarmayacağı kanısına varıp, zorlama bir şekilde okumaya çalışmış ve nihayetinde bir sayfa okuduktan sonra kenara bırakmıştım. Yine önyargılar… Ama o kadar ilginç bir hikayeymiş ki kızdım kendi kendime. Bende bir iki cümle ile müthiş bir merak uyandırdı, önce geçmişe yolculuk, sonrasında gelen ürperti, yoğun bir duygusal çöküntü ve pufff!  tekrar gerçek dünyadayım.
Tavan arasına sevgilisinin yardımı ile giren bir kadın. O dönem için eski kitapların iyi para edeceği düşüncesi ile çıkmıştı kadın. Kim bilir neler vardı orda, kimler vardı, ne anılar, ne sözler … Bunun merakıyla hikayeye ilgi duymaya başladım. Önce kıyafetlerle başladı yolculuk, hala tam gelen ayakkabılar ve baloda giyilen tuvalet. Küflü ve buruş buruş olmasına karşın giymek istemesi, kadının içindeki geçmişle hesaplaşması anlamına geldi benim zihnimde. Sonra tozlu fotoğraflar. Fotoğrafta  kendisini parmak ucuna aldığı tükrük ile temizleyen kadının geçmişteki hataları belki çamurlaştırmıştı o suratı. Fotoğraflarla selam verilen anne ve baba ki ne yazık ki yan yana bile konulamayan anıları. Olaylar bu şekilde ilerlerken hikayenin kadının geçmişine bir fener ile ışık tutması gibi devam edeceğini düşünüyordum ki devamında okuduğum cümleler beni dehşet içerisinde bıraktı.
O betimlenen olağan bir tavan arası görüntüsü içerisinde, karanlıkta unutulmuş bir eski sevgili… Şok oldum. Nasıl yani dedim rüyamı görüyor, yoksa psikolojik bir rahatsızlığı mı var? Ama hayır gerçekten tavan arasında unutulan bir sevgili var.  Her şeyi ile en son bırakıldığı gibi, kıyafetleri, sakalları… Fakat örümcekler ve böcekler ile birlikte ve kafasındaki kurşun deliği ile farklılaşmış bir eski sevgili. Kadın adamı ilk gördüğünde olağan tepkilerini veriyor ve sonrasında geçmişe daha da derin bir yolculuğa başlıyor. Kadının bilinçaltında yıllarca unutmak isteyip de bir türlü unutamadığı sevgili.


 Bir kavga sonrasında ortadan kaybolan, tavan arasına gittiği bilinen ama kadını unuttuğunu düşünülüp, kadın tarafından unutulmaya çalışılan bir adam bu. . “Sonra onu bir süre görmek istemediğim halde, onun orada olduğunu bildiğim halde, tavan arasında bir türlü çıkamadığım halde onu düşündüğümü, onsuz yaşayamayacağımı biliyordu.”
Öykünün sonuna doğru kadının yıllar sonra ölü sevgilisiyle ve geçmişiyle yüzleşmesine tanıklık ediyoruz. Sürekli bir koşuşturma içerisinde olduklarından, alelacele yaşamak zorunda kaldıklarından, birlikte hayattaki birçok şeyi ıskaladıklarına -beraber fotoğraf çektirmek örneğin- şahit oluyoruz. 

O kadar süre orada olacağı düşüncesi kadını ve haliyle beni çok etkiledi. “Tavan arasında bu kadar kalacağını da düşünemedim herhalde. Bir yolunu bulup gitmiştir diye düşündüm” 
Adam gidememişti. Ve kadın zorlukla da olsa gerçek hayata dönmüştü ama adam yapamamıştı bunu. Canına kıymıştı. Kadın kalbini yokladı kalbinden vurmuş olsaydı biliyordu ki yaşayamazdı o da. Ama kafasında bir delik ve o delikten yürüyen bir böcek. Adamın beynini yemişti belkide en son parçayı götürüyordu. Kadının burada bir lafı var ki beni benden alan kırılma noktası da orası oldu hikayede. “Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?” Bu soru ile birlikte cevabının da olmadığı bir dünya kapanıyor,  o esnadan sonra gerçek hayata dönüyor kadın. Gerçek hayata ve başka bir sevgiliye. “ Hiç, kendi kendime konuşuyordum” cümlesi ile içsel bir yolculuğun sonuna geliyoruz.
 Müthiş bir kurmaca , farklı olması gerekirken çok normal karşılanan bir dizi olay. Gerçekten çok etkilendim.

19 Nisan 2013 Cuma

SLAM DUNK !



Çocukken, gençliğinde ya da hala ilgisi olanlar, oynayanlar varsa bilir ‘basketbol’ bir tutkudur. Bir kere sevmeniz yeterlidir. Sadece bir çembere topu sokmak değil, hem zihnen hem bedenen dikkat ve çalışma gerektiren harika bir oyundur.
Bundan dört beş yıl önce büyük tutkum olan basketbolu bırakmak durumunda kalmıştım. Boyum 1.60, kilo 45 haliyle bir yere kadar bu tutkunuzu devam ettirebiliyorsunuz. Fakat o günlerin heyecanını anlatamam. O kadar çalışma ve idmanlardan sonra maça çıkarsınız ve ortam sizi alır bambaşka yerlere götürür. Adeta kendinizi NBA yıldızı sanırsınız.
Tabi size asıl anlatmak istediğim konu bu değil. Çocukluğumuzda izlediğimiz bir animeyi hatırladık geçenlerde. Hayal meyal; şu şöyleydi, bu böyleydi derken ismini araştırdık bulduk. Bir basketbol takımının başından geçen olayları anlatıyordu. Bulunca da kendimizi tutamadık ve başladık. SLAM DUNK ! 


Anime kahramanımız Sakuragi Hannamichi uzun boylu, çelik gibi güçlü, hırslı bir o kadar şaşkın ve komik bir karakter. Aşık olduğu kız sayesinde basketbola başlıyor ve sonrasında gerçekten sizi güldürecek ve heyecanlandıracak olaylar başlıyor. Animede sadece kahramanı (Sakuragi Hannamichi)  değil onun yanında kim var kim yoksa hepsini çok seveceğinize eminim. 110 bölümlük bir anime (mangası daha uzun) ve bittiğinde gerçekten üzüldüğüm 94 yapımı bu animede beni asıl duygulandıran anime karakterinin zamanında gerçekten Japonya’da yaşamış olması ve trajik bir şekilde henüz 18 yaşındayken hayata gözlerini yumması. Kesinlikle izlemenizi tavsiye edebileceğim bir anime. Özellikle basketbol seven ve anime izlemekten zevk alanlar için.

GERÇEK SAKURAGİ HANNAMİCHİ




18 Nisan 2013 Perşembe

ŞEKER PORTAKALI


Yıllar önce okumuş olduğum, tam olarak ne olup bittiğini net hatırlayamadığım ancak aklımın ve kalbimin bir yerlerinde içimi burkan bir hikaye olduğunu anımsadım. Sosyal medyada ve birçok gazete gündeminde yasaklandığı hakkında çıkan haberler beni ne kadar üzdü anlatamam. Çocuktum ilk okuduğumda. Nasıl oldu anlamadım ama kitaptaki karakter ZEZE ile bir şey olmuştu aramda. Benim hayatım çok farklıydı onun hayatından. Ben fakirlik görmemiştim hiç, annem ve babam hep sevmişti beni… Ama o hayal dünyası... İşte buydu ZEZE ’yi bende ZEZE yapan… O kadar içten o kadar tatlı, o kadar bendendi ki… Uzunca bir zamandan sonra tekrar elime Şeker Portakalı’ nı aldım. Okuduğum ilk cümleden itibaren tekrar çocuk oldum. Tekrar Zeze ile güldüm, yaramazlık yaptım, dayak yedim, sevdim ve bir o kadar da acı çektim. Küçücük bir bedenin içine o kadar çok acı ve sevgiyi nasıl sığdırabildiğine şaşırmamak elde değil. Bu o kadar temiz ve gerçek anlatılmıştı ki kitabın yazarı Jose Mauro de Vasconcelos ‘a hayran olmak kaçınılmazdı. Çocuğum olursa eline vereceğim ilk kitaplardan birisi bu kitap olacak ki hayal kurmaktan korkmasın…


-Daha çok anlat dedim
-Hoşuna gidiyor mu?
-Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.
-Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?
-Gider gibi yaparız.



17 Nisan 2013 Çarşamba



Aşık olmanın tanımını yapabilecek kapasitede bir insan değilim olamamda zaten..yaşadığım
 şey, 'aşk' diye tabir ettiğim şey tarif edilemez.. Ama bu gözler anlatır...

70' lerde büyük aşk yaşayan iki performans sanatçısı Marina Abramovic ve Ulay 1989'da ilişkilerini ruhsal bir yolculukla bitirmeye karar verirler. çin seddi' nin iki ayrı ucundan birbirlerine doğru yürüyerek ortada buluşurlar, birbirlerine son kez sarılır ve bir daha görüşmemek üzere ayrılırlar.
2010'da marina abramovic, moma'da bir retrospektif sergi açar. serginin bölümlerinden birinde, abramovic bir sandalyede otururken masanın diğer tarafındaki sandalyede de tanımadığı kişiler 1 dakika boyunca oturur. konuşmanın olmadığı, sessizliğin paylaşıldığı bir oturuştur bu; ancak birden abramovic' in hiç beklemediği bir şey olur ve karşısındaki sandalyeye ulay gelip oturur...

MODERN TİMES

                         

Charlie Chaplin’in en meşhur filmlerinden birisi olan bu başyapıt endüstri devrimiyle gelen modernizm anlayışla birlikte toplumun sürüklendiği yabancılaşmaya dikkat çekiyor. İnsanın hem çevresine hem de kendine olan bu yabancılaşmasını trajikomik bir şekilde gözler önüne seriyor. Charlie Chaplin’in güldürürken düşündüren yanını bir kez daha görmek, bu konudaki başarısını tekrar izlemek için seçilmiş mükemmel bir film.
Bir sahnesindeki çarklar içerisinde sıkışıp kalan adam bana müthiş bir görsel zevk yaşatmakla birlikte, sanayileşmenin insanı içine çekip, sıkıştırıp, hapsettiği zorlu yolculuğu da çok tatlı bir şekilde gösterdi. Fabrikadaki çalışanların ruhsuzca robotlaşması, endüstrinin ve tabi ki kapitalizmin sembolü olan patronların duyarsızlığı, soğuk, gri, pas kokulu ortam ve bu ortamda hala gülmeye çabalayan kahramanımızın en sonunda çıldırıp akıl hastanesine kadar düşmesi… Günümüz insanına ne kadar da güzel bir gönderme yapıyor…


Üretimin bu kadar önemli ve çok olduğu bir zamanda insanların aç kalması ve fakirliğin artması da filmde değinilen bir başka konu.   Fakirliğin getirdiği zorlu yaşam şartlarını genç bir kızın hayatından bizlere anlatmaya çalışıyor. Hırsızlık yapan insanların zorunluluktan hırsızlık yaptığı bir dünyanın son derece acımasız olduğunu da gerçekçi bir şekilde görüyoruz. Fakir genç kız ve Charlie Chaplin’in hayallerinin aslında hayal kurulmayacak kadar basit ve saf olması da ayrı bir ironi.
Charlie Chaplin’in kişisel görüşü olan sosyalizme bir sempatisi olarak filmdeki bazı karelerde gözüme çarpan ayrıntılar oldu. Özellikle hapishane sahneleri ve ister istemez bir şekilde siyasi bir grubun içerisine dahil olarak eyleme katılması gibi. Bir siyasi görüş ancak bu derece güzel aktarılabilirdi.



Bu filmin bir derdi var, film bize bir şeyler anlatmak istiyor, film bize para gibi güzel görünen şeylerin aslında ne olduğunu gösteriyor, film insan olmanın güzel yanını kaybetmememizi istiyor, film hayal kurmanın bazı insanlar için ne kadar değerli olduğunu anlatıyor. Gülmenin güzelliğini, masumiyeti, sevmeyi öğretiyor. Bu günümüz modern dünyasında, mutlu olup, olunamayacağı konusunda belirsiz bir umut oluşturuyor.
Aslında film hakkında konuşulacak o kadar çok şey var ki her karesi ayrı bir şey katıyor insana. Filmin sonrasında kendinizle baş başa kaldığınızda hissettiğiniz o birkaç dakikalık tarif edilemez duygu ise işte tam olarak Charlie Chaplin’in ustalığı oluyor.